Archive for October 2008

hep aynı şarkı…

Haftasonu ya…Herzaman oldugu gibi haftaici ise giderken surunerek kalkan ben cumartesi cumartesi mis gibi uyumak varken, sabahin kor vakti uyandim.  Uyumak icin cirpinirken olmayacak bu is bari yanimda uyuyan zavalliyi da uyandirmayayim deyip TV seyretmeye karar verdim. Ciktigi zamandan beri ilgimi cektigi halde, cok iyi elestiriler almadigini okudugum icin hayalkirikligina ugramamak adina seyretmeyi erteledigim “Namesake” adli film denkgeldi. Konu iki ulke, iki kultur arasindaki sıkışmışlık olur da canevimizden vurmaz mi? Amerika’da yasayan, cok geleneksel olmamakla beraber, koklerine bagli ama entelektuel bir hint ailesinin hikayesiydi anlatilan. Ailenin genc oglu, isminden dolayi cok alay konusu yapilmis Gogol’un, isminin izini surerken babasiyla, kokleriyle ve pismanliklariyla hesaplasmasini anlatiyordu. Bendeniz burada acik etmemekle birlikte isminden Turkiye’de bile cok cekmis biriyim. Bu yaban ellere geldigimden beridir Turkiye’de ismimden cektiklerim hicbirseymis dedim dogal olarak. Hal boyle olunca filmdeki hem isim, hem de iki kultur arasinda kalmanin verdigi koksuzluk derdi beni baglayiverdi kendine oracikta. Gogol rolundeki Kal Penn (”Harold and Kumar” dan hatirlayanlar olabilir) oldukca iyiydi.

Filmin muziklerini de cok sevdim. Ozellikle de film bittikten sonra yazilar kayarken dinledigim bir tanesi var ki yuregimi beter dagladi. Youtube’de buldum, goruntuler alakasiz biraz ama suradan dinleyebilirsiniz sarkinin orjinalini. Sozlerini yazan Susheela Raman, yersizlik uzerine cok aci ama guzel soylemis. Dilerim ben soylemem bunlari, yakmadim kopruleri…

The Same Song

How many roads have I wondered?
None, and each my own
Behind me the bridges have crumbled
No question of return

Autumn leaves like discarded dreams
trampled underneath a tide of careless feet
it’s the same song playing everywhere I go
it’s like an army marching right through me.

Nowhere to go but the horizon
where, then, will I call my home?

Summer spent, in the high grass
or just fragments, ransacked memories
dark river snakes, across this murky hall
boatman sings his downstream melodies.

How many roads have I wondered?
None, and each my own
Behind me the bridges have crumbled
where, then, will I call my home?

“Mutluluk insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca”

Masumiyet Muzesi’ni Bukres’ten NY’a ucarken okumaya baslayip, ucakta yariladim. Yol azicik daha uzun olsaydi da bitirebilseydim keske. Cunku ucaktan indigim an yeniden baslayan kosturmaca, is, eve yorgun gelmelerin ardindan kitap okurken uyuyakalmalarla hemen bitiremedim…hos, bir noktadan sonra bitirmek istemez hale gelmistim. Kemal’in takintili, cogunlukla iyimser, ama kesinlikle uzun soluklu, yorulmak bilmeyen a$ki gibi sursun gitsin istedim.

Vuruldum detaylara tek kelimeyle. en basit mimiklerin, kokunun, sigara icisin, ve ilginc ama cok Turk kulturune has olan kolonyanin bile boylesine guzel anlatildigini gormedim hicbir Orhan Pamuk kitabinda.  Ayrica rakiyi anason kokusundan dolayi sevememis gitmis bendenize bile “ulen neymis bu raki her derde deva, yuvarlasam mi ben de 2 kadeh su ezikligim gider bahaneyle” dedirttigine gore raki severlere kac 70lik bitirtmistir kimbilir.Kendimden gecmis okurken, birtaraftan da okudugum, bazen donup tekrar tekrar okudugum her cumle icin yazarin kac kere odasinda kalkip dolandigini, sigara ictigini, silip degistirdigini, tikandigini, sIkIldigini dusunmeden edemedim.

bir kitabi boyle yasayip yazarken insan icine karisamaz, siradan seylerden zevk alamaz dedim.

daha anlatasim var…unutmadan yazayim istedim bu kadarini.

|