Archive for September 2007

Gittim Denver ellerine…

Memur cocugu olmanin insana kazandirdigi(!) en yararli ozellik saniyorum hayal kurma konusunda yasitlarina gore fersah fersah geride olabilmek, boylece de hayal kurmanin ileri safhalari olan cok isteme-gaza gelme-yapabilecegini inanma ve harekete gecme asamalarinda karsilasilabilinecek maddi manevi yikimlardan otomatikman korunabilmektir. Bu, anne babanizin sizin etrafiniza gecirdigi koruma kalkani gibi birseydir adeta. Cocuklukta aile butcesinin ve baskisinin gerektirdigi uzere dizginleyebilme asamasinda zorlanarak tutulmaya calisilan bu icgudusel hayal kurma istegi, yillar gectikce yerini “istesen de hayal kuramama”ya birakir. Aci cekme asamasi coktan geride kalmistir. Artik rahatsinizdir.

Iste ben de o islerden coktan elimi etegimi cekmisken kendimi asagida gordugunuz fotografi cekip sonra da iceri girerken buldum. Gerisi ruya…

Gitarsiz sarki soylerken dinleyicilerin gozlerine bakamayacak hatta konusamayacak kadar utangac ama gitarini eline alinca devlesen o minik kadindan cikan mucizevi sesler; yillardir dinledigim, ama kanli canli gorup dinlemeyi dedigim gibi hayal bile etmedigim…

Insanin kendini kendinden bile daha iyi taniyan arkadaslarinin olmasi iste boyle biseymis. sansliyim vesselam. Gordugum full muameleden sonra soyledim evinde kalayim, cicek gibi yaparim ortaligi, yanina aldir beni dedim…bakalim yapacak insallah.

Vurulmusum zaten daglarina da sehrine de…Bu Denver memleketi ne bicim memleketse sonsuz firsatlar karsisinda kendini aktiviteye vurasin, helak olasin geliyor. Surekli deniz seviyesinden 1 kilometre yuksekte yasayip oksijen azligindan mutevellit kafalarin her daim guzel olmasinin ustune bir de sarabinin, birasinin ve bitmeyen muhabbetinin guzelliginden olsa gerek ne uykusuzluk ne yorgunluk bana misin demiyor…

7300 feet (2 kilometre) yuksekteki, nedense(!) park olduguna inanarak yuruyus yapmaya gittigimiz Estes Park kasabasinda gordugumuz bir tisorttun ustunde yaziyordu:

Dude!! everybody is HIGH in this town!

img_1650-medium.jpg

kedisel faaliyetler

Eylul basindan beri kediyi veterinere goturmemiz gerektigine dair soylenmeler ve birsey yapmamalar icindeydik. gecen hafta Denver’a giderken ben yokken Oz kalkisir goturur belki veterinere, su 3 yilda bir yapilmasi gereken kuduz asisini yaptirir diye ummama ragmen tabi ki oyle birsey olmadi.

Dun aksamustu dellenip aradim bizim yasli, siradisi ve salas Dr. Myer’i. eee yarin 9:30 la 12 arasinda gelebilirsiniz dedi. neyse izin falan aldim bu is icin, kafaya koyduk ya bitecek…baska konularda da boyle kararli olmak guzel olurdu tabi, yemiyor o kadari. ohhh gec de kalktik bu sabah. deponun derinliklerinden en son 3 yil once kullandigimiz evcil hayvan tasiyicisini cikardik. baktik icindeki en son ustune kaka yaptigi ve bizim de boncuk boncuk onlari ustunden toplayip attigimiz kat kat katlanmis carsaf duruyor. neyse dursun iyi ya…

Hic yapmadigi kadar korkup miyavladi bu sefer arabada. Oz’u ise birakmak uzere giderken yolun yarisinda beklenmedik bir sekilde bir bok kokusudur burudu arabayi. dedik zcti…baska aciklamasi yok. zctiysa isemistir de…neyse isyerinin onunde kediyi ben kucakladim. ilginc bir sekilde isemeden zcmayi basarmis. ohh kuru kuru…Poklu carsafi Oz icindekileri dokmemeye calisaraktan katladi, arada arabanin icine yuvarlananlar oldu, aldik peceteyle:) sabah sabah kahvalti yapmamisken su olanlara bak diyerekten bir elinde kahve, bagel ve ogleyin yiyecegi sandvic torbasi digerinde poklu carsafla uzaklasti genc adam. kaldik mi biz azbeyaz hanimla basbasa…neyse ihtiyacini gorduyse rahat rahat gideriz…

derken…arkadan bu sefer de ilik ilik, taze cis kokulari gelmeye basladi. inanamiyorum!!! alttki carsafi da atmistik.oooyle tasiyicinin icine birakti eleman. veterinerin parkyerinde elim manzarayla yuzlesmek zorunda kaldim tabi ki. ici gol olmus tasiyici ve sol tarafiyla kuyrugu ipislak cis icinde Azbeyaz. etrafimizda bir koku bulutuyla girdik veterinerin bekleme salonuna ve havasini aninda degistirmeyi basardik.

Neyse Dr. Myer alisik olsa gerek ki takmadi cis durumunu. bizimkine dayadi pesisira asilari. birinde elimi isiriyordu ama yirttim. benim aklim eve gidince kediyi yikamak zorunda oldugum gerceginin otesine gecemiyordu o sirada.

Eve gelir gelmez tasiyiciyi kuvete soktum. sampuan, havlu, eldiven gibi malzemeleri hazirladim. taarruz basliyordu!!! kapagini acar acmaz bizimki ohh geldik havasinda cikmaya calistigi an boynundan kavradigim gibi ustune camasir sepetini kapattim. bu yontemin gecerliligini daha onceki taarruzlarda deneyip gormustuk. suyu acip sepetin deliklerinden on yikama yaptim. hmmm sira geldi sampuana…sepeti kaldirip tek hamlede boynundan kavrayip, diger elimle sampuani boca ettim. ovala, kopurt misler gibi yaptim. ohh tertemiz olduk, islagiz ve durmadan yalaniyoruz. firsat bu firsat biseyler yedim, azicik sakinlestim.

aklima da geldi eger iyi durulanmadiysa zehirlenebilir…offf baktim ki gercekten sol tarafi kopuk icinde hala ve durmadan yaliyor zavallicik. hoop…ikinci turumuzu duzenledik kuvete. bu sefer sepeti giydirmedim. bi havalara girmisim ki…kedi yikadim olm tekbasina otesi var mi? girerim tabi havalara…

yazik yaaa…benden nefret ediyo olabilir mi sevgili gunnuk? ama ama…

img_1733-medium.jpg

Feist

Post-doc’a ilk başladığım zamanlarda Liz bahsetmişti Feist’tan. Türklerin bile zor söyleyebildiği ismimin kısaltılmış yamuk hali ona Feist’in bir şarkısını hatırlatmıştı. Neyse dinledik sevdik bu Kanada’lı kızımızı. Çaldığı gitara eşlik eden güçlü sesini kullanışı Björk’u andırıyor kimi zaman, ses oyunlarını seviyor ama çok daha yumuşak, melankolik ve daha kolay dinlenir bir tarzı var. İçten, basit, insanın kendinden birşeyler bulabileceği sözlerle kimi zaman kimi zaman küçük bir kız çocuğunu dinliyormuşsunuz gibi hissettiriyor insana. yaa ne kadar sıradan seyler yazdım değil mi? zormuş müziği anlatmak. küçük bir kız çocuğu falan…aman da aman…

Neyse asıl diyeceğim odur ki; çarşamba akşamı yaş ortalaması 22 dolaylarında olan Liz ve 2 arkadaşıyla Philadelphia’daki Towers Theater’a Feist’ı kanlı canlı görmeye ve dinlemeye gittik. Bir assolist klasiği olan, bu vesileyle işe yeni başlamış tanınmaya çalışan grupların da sebeplendiği sahneye geç çıkma geyiğinden biz de 1,5 saat kadar nasibimizi aldık. Sesi ve çaldıkları çok da fena olmayan bir oğlancık arasıra şimdi 3 şarkı kaldı, şimdi 2 şarkı kaldı diye resmen kendisinin bitirmesine geri sayım yaptı:) Fırsat bu fırsat kampüs çevresindeki 7/24 şort ve barnak arası terlikle dolaşan canlılardan dolayı soyları çoktan tükenmiş, sadece büyük şehirlere sığışıp kalmış marjinal, orjinal şehir insanlarını belgesel izler gibi izledim. Özlemişim cidden. İnsanlar konser salonunda, ki bahsettiğim gerçekten bir tiyatro veya sinema salonudur, efendi efendi oturup plastik bardaktan biralarını yudumluyorlardı. Ne bir bağırış-çığırış, ne de aşırılık kıyafetlerden öteye gitmedi. Bu hareketsiz ve ruhsuz duruşun hiç de ibret alınası bir durum olmadığına konser başlar başlamaz karar vermiştim çoktan.

Gümbür gümbür öyle bir giriş yaptı ki Feist “ulen değecek galiba” dedik içimizden. “Let It Die” ve “Reminder” albümlerinden 8-10 parça çaldılar, söylediler. Beraber gittiğm insanlar da dahil olmak üzere çoğu insan film seyreder gibi hareketsizdi konser boyunca. Dehşete düstüm. İnsan bacağıyla bile ritim tutmaz mı kardeşim?? Konserin bitmesine yakın, tarzıyla “aha kimse yapmasa bile kesin bu eleman taşkınlık yapar” diye düşündürten bir kendini bilmez kız (!) kalkıp dansetmeye başlamaz mı!!! vay haline…geldi hemen bir görevli. Kıza dokunmadan, iteleyip kakalamadan kapıya doğru yönlendirdi. Bunu gören Feist o sırada söylediği şarkının sözlerini “are you taking that dancing girl out?/please, please, please let her dance/If you let her come back/ I’ll give you t-shirts and stuff” şeklinde değiştirerek gönlümde taht kurdu. Kızın salıverilmesiyle beraber bunu fırsat bilenler de sahneye doğru koşmaya başladılar. Sonrasını ayakta dinledik. Hiç olmazsa sallanarak dinleyenler oldu.

Çıkışta Liz’in ağzını yoklamak için ne kabaydı değil mi danseden kızı dışarı çıkarmaya çalışmaları dediğimde o da bana “ama kızın arkasında sahneyi görmeye çalışanlar da para vermişlerdi, onların hakkına saygısızlık” diye kesin ve net bir cevap verince konuştuğum kişi Liz bile olsa bireysel bakış açısının her yaş grubundaki amerikanyalının damarlarında akmakta olduğuna karar verdim. Meğer cidden “özgürlüğün bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde bitiyor”muş, lafta kalmıyormuş. bak dedikleri gibi götürebilselerdi bu demokrasinin onda birini, değil Irak’a, tüm ortadoğuya yeter de artardı bile. hahaa :)) yivvvranciiim….

Feist

İçıöğüş

Başlık saçma mı geldi? hahaa…..ben de pek çıkaramadım anlamını…

Gökhan bana Türkiye`den Türkçe klavye getirdi. Bundan sonra Türkçe`mizin kendine özgü harflerini üstüste, böyle, tıkış tıkış, ağlamadan sızlamadan, çiçek gibi yazacağım. sırf harfleri kullanabilmek için saçma bir cümle kurduğumun farkındayım. affınıza sığınıyorum. özlemişim:)

Türkiye’den bir de Ezginin Günlüğü’nün son albümü “Çeyrek” geldi rengarek ve dopdolu 2 CD ile. ODTÜ yurtlarında tanışmıştım onlarla ilk defa. Biraz geç kalınmış bir karşılaşmaydı bizimkisi. Ama bir daha da kopamadım. 25. yıllarını kutluyorlar. Bu albümdeki 25 birbirinden güzel şarkıyı 25 ayrı sesten dinliyoruz. Sizi bilmem ama benim geçmiş zaman olur ki “Tribute” albümlerinde hayalkırıklığına uğramışlığım vardır (bkz:Murathan Mungan). Bu albümde ise farklı yorumlar, farklı ve kaliteli seslerin karışımıyla oldukça iyi bir kalite yakalanmış. Kendilerinden de birseyler dinleyesim gelmedi değil ama olsun yaban ellerde kulağım tanıdık, özlediğim ezgilerle şenlendi. Huşu içinde dinledim adeta. Çok özlediğimden ve tabi ki güzelliğinden olsa gerek, sabırsızlığıma ve heyecanıma yenilip bir an önce duyabilmek için şarkıları hemen geçivermedim, sonuna kadar dinledim herbirini.

Tabi ki bütün dinleyicilerini memnun etmeleri imkansızdı şarkıları seçerken. Netekim benim de gönlüm gelmiş geçmiş en sevdiğim parçaları olan “Naçaram”ı duymayı isterdi ama maalesef olmadı. Neyse üstadlara o güzel bu değil demeye ne hacet…dinleyelim, anıları yad edelim…

ezginingunlugu

|